Köşe Yazısı

A+ A-

Tarkan’la ‘beraberlik’ destanı

Paylaş
instela'da paylaş
15 Temmuz 2017 Cumartesi

Tarkan’ın “Açık Hava”daki efsane konserlerinden biri izledim. Muhteşem bir terapi gibi geldi.
Uzun zamandır yitirdiğimi düşündüğüm “iç sevincimi”, kendime bu kerte somut hissettiren bir ortamda bulunmamıştım.
Altı bin kişilik Harbiye Açık Hava tiyatrosu ağzına dek dolu. Tarkan burada on konser vermiş. On konser de böyle doluymuş. Herkes “on konser daha verse, onların da aynı oranda gene dolu olacağını” söylüyor.
İstanbul’un harika yaz gecelerinden biri. Ne serin, ne sıcak. Tepede tepsi gibi bir ay var. Dumanların içinde sahnede podyum yarılıyor ve içinden bir anda sihirbaz gibi Tarkan fırlıyor.
Kat kat yükselen tiyatronun merdivenlerinde ani bir elektriklenme oluyor. Bir sevinç dalgası herkesi kaplıyor.
İlk şarkıya girmeden önce Tarkan, koca bir tebessümle olduğu yere zamklanıyor. Hepimizin adeta tek tek gözünün içine bakıyor. Herkesi o salisede avcunun içine alıyor ve Açık Hava’yı cümleten sahneye mıknatıslıyor.
O ilk andaki bağ, sonra konser boyu hiç çözülmüyor ve giderek büyüyor...
İnanılmaz bir şeytan tüyü...
Şeytan tüyünün insan haline bürünmüş şekli.

Eski-yeni Türkiye yan yana
Tarkan’ı bir cümleyle tanımla” deseler, bunu söylerim: 44 yaşındaki sanatçının olağanüstü bir sahne ışığı ve karizması var.
’90’lı yılların ortasında daha yolun en başındayken, “Pera Palas”ta kendisiyle bir söyleşi yapmış ve sormuştum:
İyi bir pop şarkıcısı için ne lazım? Ses ve duygu yeter mi?
Sesin yanında çok şey gerekiyor” diyen Tarkan ilave etmişti:
Mesela karizma. Karizma her şeyi alıp götürüyor. Madonna’da ne ses var, ne müzikalite, ne de fizik. Ama karizma var onda. Bir şekilde bakmasını, kendini satmasını iyi biliyor. Bir şekilde şarkılarıyla kendini bütünleştirmeyi biliyor. Bence sesin dışında, düşünceler, fikirler, kıyafetler, saçla, başla her şeyin bir bütün olması gerekiyor. Bir popçunun çok iyi bir şarkıcı olması gerekmiyor aslında.
Tarkan’ı çeyrek asır önce bana söylediği bu sözlerle tanımlayabilirim.
Tarkan’ın son şarkılarıyla, biraz fazla “mükerrer” bulduğum için çok ilgili değilim. Şahsen “Aacayipsin”, “Hepsi Senin mi?” döneminin parçalarını daha heyecan verici ve sürükleyici buluyorum.
Ama sanatçının bir “sosyolojik vaka” olarak incelenebilecek karizmasına kimsenin kayıtsız kalamayacağını düşünüyorum.
İki saati aşkın süre alev topu gibi örneğin Tarkan hiç yerinde durmadı. Sevimli, sıcak, cana yakın halleri ve bitmeyen enerjisiyle “Açık Hava”daki herkesle “gönül bağı” kurdu. Ya da “gönül bağı” kurduğu duygusunu verdi.
Öyle ki konser sonunda eski Türkiye’nin “mini etekli kadınlarıyla”, “Süslümanlar” ve “muhafazakâr türbanlı”lar, hep birlikte eller havada modunda neşeyle fıkır fıkır tempo tuttular, yan yana dans ettiler ve beraber şarkı söylediler.
Tarkan “eski-yeni Türkiye”yi, içinde bulunduğumuz konjonktürde olağanüstü doğallık ve içtenlikle bir araya getirdi, kaynaştırdı.

Bir ‘kaleideskop’ gibi
Asla bitmeyecekmiş izlenimi veren OHAL zamanlarında bu çok spontan “birlik, beraberlik” duygusunun, insana ne oranda iyi geldiğini anlatamam.
Tarkan ne kadar farkındadır bilmiyorum ama sahnede olduğu 2 saati aşkın süre boyunca bize artık unuttuğumuz harikulade bir “normalleşme anı” hediye etti.
Yıllar öncesinde yaptığımız o “Pera Palas” söyleşisinde “Ses elbette ki önemli. Ama ses güzelleştirilebilir bir şey” demiş ve eklemişti:
Ses sırf Allah vergisi değil. Ben asıl duygunun Allah vergisi olduğuna inanıyorum. Duyguyu aktarmayı bilmek çok önemli!
Tarkan işte tam duyguları geçirmeyi ve aktarmayı iyi biliyor. Onu bizim indimizde bu kadar özel ve benzersiz kılan bu. “Şeytan tüyü” de bu üstün “duygudaşlık” yaratma kabiliyetinden geliyor.
O zamanlar çalıştığım Milliyet gazetesinde “26 Şubat 1995” tarihinde yaptığım söyleşinin girişine, “Tarkan’la konuşmak ‘kaleideskop’ bir dürbünden içeri bakmaya benziyor” diye yazmışım:
“Renkler kırılıyor, ayrılıyor, çoğalıyor, bir araya gelip patlıyor ve sonra parça parça olup yeniden dağılıyor.
Harbiye “Açık Hava”dan yıllar sonra aynı “kaleideskop” duygusuyla ayrıldım.
Keşke o renk cümbüşü hep bir arada tutulabilse…

Tümü Nilgün Cerrahoğlu - Son yazıları

Türkiye’ye ‘özgür ruh’ çok mu fazla? 20 Temmuz 2017 Per
Türkiye nereye gidiyor? 16 Temmuz 2017 Paz
Tarkan’la ‘beraberlik’ destanı 15 Temmuz 2017 Cmt